Pencereden zor attı içeri kendini. Apar topar elindeki çantasını dolabın dibine sakladı. Kırmızı tabanlı ince topuklu ayakkabılarını eline alınca rahatladı. Yatağa oturdu topuklarını avuçlarına aldı. Yine vurmuştu işte. Parmaklarını ovaladı, komodinin üzerinden kremi aldı topuklarına sürmeye başladı. O sırada şeytan tırnağı topuğundaki kabuğa takıldı. Kahverengi sert kabuk bir anda çıtladı, içi yandı. Saat sabahın beşine geliyordu, gün yüzünü gösterecekti birazdan. Üzerindekilerden yılanın derisini döktüğü gibi sıyrıldı. Şeytan tırnağını iki dudağının arasında dişleriyle koparıp çıkardı. Çırılçıplak tiniyle yatağın üzerine en pahalı Chanel marka elbisesi gibi bırakıverdi kendini. Ayakları yatağın ahşabına değdi yine acıdı. Yatağın tam ortasına kıvrıldı yavaşça. Sesi bekliyordu.
Koca tekerleğin hemen yanı başında beyazlar içinde yaşlı bir kadın. Çıkrığı sıkıca kavramış. Yüzünün görünen kısmı kapkara, üzerindeki beyazdan sızan karaltıya karışmış kara bir duman gibi dimdik duruyor. Tezgahta dönen bembeyaz yün, bir taraftan koca tekerleğe sarılırken, diğer tarafında yumak oluyor. Kadın öyle bir çeviriyor ki çıkrığı, iplik makarası fırıldak gibi. Ayağıyla bastığı tekerleğin sesi, dönen çıkrığın sesine karışıyor, yatak koca tekerleğin içine düşmüş dönüyor. Koca un yumağı iplerden yatak oluyor.
Yataktan kalktı, ayaklarıyla terliğini yokladı. Saat sabahın beşiydi. Hanım annenin sesi çıkrığın sesini bastırıyordu. Yatağın altından içi dışı kadife terliğini buldu giydi. Boğazına kadar kapalı, pembe çiçekli geceliği ayak bileklerine kadar iniyordu. Odadan çıkacak oldu, başını yokladı. Geri dönüp çekmecesinden beyaz ipek pamuk başörtüsünü çıkardı. Aynanın karşısında güzelce bağlayıverdi. Odadan çıktı.
“Hatice abla kalkmışsın. Aman bugün çok önemli biliyorsun. Hanım anne çok telaşlı.”
“Tamam Safiye.”
“Sabaha kadar her yeri dip köşe temizledik. Senin kıyafetlerin de hazır. Aman ablam iyice bak bir eksiği varsa halledelim hemen. Hadi geçiver hamama da hazırlanmaya başla,” diye bir kapıdan itekleyiverdi.
Kapının önünde sıyrılıverdi üzerindekilerden. Buz gibiydi içerisi içi titredi. Bembeyaz duvarların tam orta yerindeki göbek taşına çıktı. Taşın üzerindeki peştamalı kasıklarının üzerine attı uzandı. Çok geçmeden iki çarşaflı kadın girdi içeri. Göbek taşının hemen yanında koca bakır kazanda kaynayan suyun başına geçtiler. Saçlarından başladılar ayaklarına kadar. Biri gül suyuna batırdığı ipek keseyi bedeninde gezdirirken, diğeri de bakır kazadan bakraçla suyu üzerine döküyordu. Sonra kaldırdılar, küçük ahşap tabureye oturttular. Bir ara birinin elini kulaklarında hissetti. Gusül abdestine geçmişlerdi. Kulak memesinde abdest küpesi girip çıkıyordu. İçi tıkandı, boğazı kurudu her nefes gül kokuyordu. Koku buharla buluşuyor banyonun içini dolduruyordu.
Gözlerini açtığında belinde peştemaliyle odanın ortasındaki kanepenin üzerindeydi. Dışarıdan gelen sesleri duydu. Safiye sesleniyordu. Ayağa kalktı peştamalı yere düştü. Yanındaki dolabın içinden gül yağını aldı bütün vücuduna sürmeye başladı. Çekmeceleri açtı iç çamaşırlarını çıkardı. Önce atletini giydi, sonra elindeki ipek bezi üçe katladı külotunun arasına koydu, bacaklarından yukarı çekti. Kapının kolunu çevirirken bembeyazdı. İpek pamuk çarşafı ayak bileklerine kadar uzanmış adımlarıyla uçuşuyordu.
Hanım anne onayladı ve geleceklerin görmesi için açılan odaya alındı. Şimdi kocaman odanın içinde iki koltuktan birinde oturuyordu. Birazdan büyük bir tarikatın tek varisi olarak tanıtılacaktı. Bütün evi kadınlar dolduracak, her yeri gül kokusu saracak, beyaz bedenler duvardan duvara halıyla kaplanmış zeminin üzerinde yerlere kapanacaktı. Ellerini sürdüğü her şeyi havada dolaşan eller kapacaktı. Dokunduğu tabağı yalayanlar, dokunduğu örtüye tapınanlar olacaktı. “Hu” lar çekilecekti. Sesler arşa çıkacak içerideki nefesten evin pencereleri gül kokusuyla buhar kaplayacaktı. Tarikatın başına geçecek, müritleriolacaktı. Sırtı dik, elleri kucağında, bir elinde inciden dizilmiş tespihi diğer elinde ipek mendili ile oturuyordu. Çıkrığın sesini bekliyordu. Çok geçmeden kapının gıcırtısı ile çıkrık yavaş yavaş dönmeye başladı. Hanım anne içeri girdi yanındaki koltuğa oturdu, eliyle işaret etti. Kapıda bekleyenleri sırayla içeri aldılar. Heyecanlı nefesleri duyuyordu. Ayak sesleri tıkır tıkır dolanmaya başlamıştı. Topuklarındaki kabuk geldi aklına. Dudaklarının arasında dişine taktığı şeytan tırnağı. Koku yayılmaya, derin bir sis gibi camları yalamaya başlamıştı bile. Çok geçmeden yerlerde bembeyaz pamuklu eşarplar oluştu, küçük küçük kafalar. Biri eğiliyor bir diğeri arşa çıkıyor dudaklarında ilahilerle oturduğu koltuğu sallıyorlardı. Hanım anneninyüzüne baktı. Dudaklarında yarı bir gülümseme yarı bir ağıt vardı. Kolay değil yirmi bir senedir bu tarikatın hanım annesiydi. Elleriyle bırakıyordu şimdi. Bütün ev sallanıyordu artık. “Hu” lar arşa çıkmıştı. Safiye elinde tepsiyle girdi içeri. Tepsinin üzerindeki ayran bakraçları sallanıyordu. Evin çatısı havalanacaktı. Boğazı tıkandı. Gül kokusu içine işledi. Camların üzerindeki buğu damlalara dönüştü. Her yerini öpüyorlardı. Eteklerine yapışmışlardı. Ellerini mıncıklıyorlardı. Koltuğun kolçaklarını yalıyorlardı. Nefeslerini üzerine sürüyorlardı.
Çıkrığın sesi inletti birden. Öyle bir hızlı dönüyordu ki bu sefer birazdan koca teker çıkacakmış gibiydi. Tezgah sallanmaya başladı. Tezgahın başındaki yaşlı kadın kara duman oldu. Tekere sarılı yünler ipliklere dolandı. Her yeri bembeyaz bir toz kapladı.
Gözlerini yarı araladı. Kırmızıya çalan odanın ışığında kirpikleri batmaya başlamıştı. Nefesi kokan adamı itekledi üzerinden. “Bebeğim, sen buraya fazlasın,” diye sayıklıyordu adam. Adamın nefesinden boğazı tıkandı. “Sana ev açayım, çıkarayım buradan,” diye salyası aka aka konuşuyordu adam. “Azat!” diye seslendi. Koca kapı ikiye yarılır gibi açıldı içeri iki adam girdi.
“Buyur Hanım anam,”
“Al şu iti üzerimden. Bir daha da almayın içeri.”
“Sen nasıl buyurursan.”
İki kolundan tutup kaldırdılar adamı. Çıkardılar dışarı. Komodinin üzerinden saate baktı. Sabahın beşine geliyordu. Yataktan kalktı, banyoya geçti. Kapının önünde bıraktı üzerindeki çarşafı. Suyun altına girdi. Bütün banyo gül kokuyordu. Kulak memesini elledi, fayansın üzerinden abdest küpelerini aldı.
Yürümekten ayaklarına kara sular inmişti. Ayakkabısını hanım anne vermişti, ayağını sıkmıştı ama ses edememişti. Topuğundaki kabuk yürümekten sıyrılmış canını yakmıştı ki kapıya vardı. Eli kolu doluydu.Torbaları bileklerine geçirdi çantasından anahtarını aramaya başladı. O çantasını salladıkça, torbaların içindeki ayran bakraçları birbirine çarpıyor çıngır çıngır ses çıkarıyordu. Çantaya elini daldırıyor çıkarıyor bulamıyordu bir türlü. O sırada anahtarın demirine takıldı parmağı, şeytan tırnağı battı. Acıyla elini geri çekti, şeytan tırnağını iki dudağının arasında dişleriyle koparıp çıkardı.Arkasına baktı Gül Hatçe yoktu ortalıkta. Seslendi, ses gelmedi. Arkasını dönmeye çalışırken bileklerindeki torbanın biri koptu ayranlar basamaklardan aşağı devrildi. Üstü başı beyaza bulandı. Bahçedeki kuyunun oradan sesler çarptı kulağına. Bir daha seslendi bu sefer kuyunun başındaki bakır kovanın düşüşünü duydu. Nefesi kesildi. Bir hışım kuyuya davrandı ki çıkrık deliler gibi boşa dönüyordu. Bakır kovanın sesi kuyunun içinden arşa çıkıyordu.
Kan ter içinde gözlerini açtı Safiye. Boğazında yakıcı gül kokusu üzerindeki gece entarisine bulanmış çiçekler açmıştı. Yatakta dikeldi birden, yorganı itikledi üzerinden. Bembeyaz,pamuk yatağın içindeydi. İyice doğruldu ayaklarını sarkıttı yataktan. İçi dışı kadife terliğini aradı. Topuğu çarptı yatağın kenarına. İçeriden hanım annenin sesi geliyordu. Saat sabahın beşiydi. Telaşla kalktı baş örtüsünü geçiriverdi tam kapıyı açacakken pencereyi gördü. Perde uçuşuyor,rüzgar odada dolanıyordu. Pencerenin kulpunu tuttu, sıkıca kapadı. Hazırlıklar başlamış olmalıydı dışarı çıktı.
Yorum bırakın