Kasabının meydanından çayıra çıkardı kuzuları. Elindeki kızılcık sopasını bir yere değiriyor, bir havaya savuruyordu. Analarından yeni ayrılmışlardı kuzular. Kendine benzetiyordu her birini. Mis kokulu anasının koynundan ayrılalı altı ay olmuştu. İçi içini kemiren, aklı tilkilere dolanan altı ay. Sopasınıkaldırdı, “Haydee!” diye yere vurdu. Kuzular birbirlerine sokulmuş, bir ayak ileri, iki ayak yana ilerliyorlardı. Anasının ardından öyle çok konuşmuşlardı ki neye inanacağını bilemez olmuştu. Kafasını nereye çevirse bir fısıltı, bir hırıltı duyuyordu. İçi sıkılıyor, çayır çimen yetmiyordu nefes almasına. Neye dönüştüğünü anlamaya çalışıyordu.
Tepeliğe çıktılar, saldı kuzuların hepsini. Bir taş buldu, çömdü üzerine. Elinde sopası iki eliyle tutunmuş, bir sağa tek adım, bir yana iki adım gidip geliyordu kafasındaki tilkiler. O gece ne dedilerse onu yapmıştı.
Kuzuları, analarına süte vermiş, ahırdan eve dönmüştü. Tam kapıyı açacaktı dokundu kapı açılıverdi tiçi(içi mi?)işkillendi. seslendi, ses gelmedi. Tıkırtıları duydu. Telaşlandı daldı içeri. Gecenin bir yarısı anası yatakta yarı çıplak… Kolları yatağın kenarından düşmüş… Yatağın başucunda bir adam… Tanımadığı bilmediği adam…. Elinde tüfek önce anasına davrandı;anasının nefesi dudaklarında kurudu. Döndü adamın kafasına sıktı. Ne dedilerse onu yapmıştı. İçeri giren oğlunu gören adam koşup karısınıneline tüfeği tutuşturmuş oğlanı çekip çıkarmıştı evden. Arkasına bile dönüp bakamamıştı.
“Haydee!” diye bir kez daha kalktı yerinden. Kurda çakala kaptırmak istemiyordu, ne de olsa emanetti kuzuları. Yer değiştirme zamanı gelmişti. Dürteleye dürteleye soktu hizaya kuzuları. Önüne kattı, yola düştü. Öteki tepeliğe çıkacaktı, şırıltıyı duyduğunda içine bir serinlik geldi. Tepelikten vazgeçti, dere kenarına sürüdü. Bir ağacın dibini buldu, oturdu. Saldı kuzuları. Onları saldı salmasına ama aklının tilkileri de yayıldı ortalığa. Anasını düşündü, bunca yıl gözünü kimseye değirmemişti. Babasını düşündü, her şey olup biterken o neredeydi? Sonra yine aklı karıştı. Tüfek elindeyken orada olduğunu ansıdı. Babası mıydı, ondan da emin olamadı bir an. Ama kulağına bir şeyler söylemişti. Tüfeği eline tutuştururken, cebinden tesbihi yere düşmüş paralar yayılmıştı ortalığa. Sonrasında elinde tüfek adama dayamıştı.
Sopası sallandı bir an. Ağacın dibinde otururken toprağın oynadığını hissetti. Allah’ın adını alacaktı ağzına ,durdu. Toprağı elledi durmuştu sallantı. Dikeldi oturduğu yerde kuzularına baktı, otlanıyorlardı. Sırtını tekrar dayadı ağaca. Görevi miydi yaptığı, inandığı mıydı ayırdına varamıyordu. Allah’a yakarsa artık dinler miydi, bilemedi. Kıydığı bir candı ne de olsa. Annesi emaneti miydi, babasının emanetine ne olmuştu. “Yolculuk nereye ey akıl?” diye düştü dudaklarından. Gerçeği arıyordu ama bulamıyordu. Anasını vurur muydu,diye düşündü. Ne gördüğünü ne bildiğini bilemedi. Ne söylendiyse onu yapmıştı.
“İçimden hiç eksik değil ki şu korku, birazdan bir kurban daha verecek gibi,”dedi aklındaki tilki diğerine. İçi içine taştı. Heyecanlandı. Bir an için bile olsa bir şeye inanmıştı aklı. İbrahim’i düşündü. Oğlunu vermeyecek miydi? Sonra köpürdü tilkileri, onun günahı yoktu, o alacaklıydı. İçi kızdı, kabardı;ne dedilerse onu yapmıştı. Adamıgömmüşler susmuştu. Annesini gömmüşler susmuştu.
Sopasına tutundu, zaman gelmişti, yer değiştirecekti. Ayağa kalktı kuzuları derenin öbür yanına geçmişti. “Haydee!” diye seslendi, hiçbiri kıpırdamıyordu. Dereye doğru döndü,dere donmuş, üzeri buz kaplamıştı. Sopasıyla dokundu çıtırtılar geldi. Derenin üstü cam gibi olmuştu. Sopasıyla yoklaya yoklaya bir adım attı sağa, iki adım attı yana. O sırada fark etti; derenin camındaki tilkileri. Kafasını kaldırdı, kuzuları bir araya toplanmışlar onu bekliyordu. Tekrar dereye baktı, tilkiler yaklaşmıştı. En önde duranıyla göz göze geldi. İçine bakıyordu. Çekmedi gözlerini, o da onun içine baktı. Derenin tam ortasındaydı. Tilki ya onu istiyordu ya da kuzularını. İçi çekildi, düşecek gibi oldu.
Nasıl olmuş da karşıya geçmiş, kuzuları toplamıştı anlayamadı. Tepeden aşağı kuzuları salmış iniyorlardı. Kasabanın girişine geldiklerinde soluklanabildi ancak. Saydı kuzularını, hepsi tamamdı. Olduğu yere çömeldi; derenin suyunda kalan tilkiler şimdi aklındaydı. Ne dedilerse onu yapmıştı. Elindeki sopası, kılıç olmuş kasabanın kahvesini basmıştı. Önce babasının boğazını kesmiş, ardından tüm erkeklerin kafalarını almıştı.
Bir anda çığlık çığlığa gömüldü tüm kasaba. Kahvenin kapısında elindeki sopasını bir kafasına bir yere vuruyor,duruyordu. Kasabanın kadınları korkuyla kapının önünde toplaşmışlardı. Hepsinin gözü onun üzerinde, dinliyorlardı. Yere vurdu sopasını, avazı çıktığı kadar bağırdı. “Tilkiler geldi, kasabayı sardılar,kurtarın canınızı.” O sırada çoktan tilkileri kovalayan kurt, usulca postunu geçirivermişti tenine.
Yorum bırakın