By

Karınca

Yatakta sırtüstü yatıyordu. Gözleri tavanda küçük bir noktada takılı kaldı. Odadaki her şey yavaş yavaş küçülüyor, yok oluyordu. Gözlerini o noktada bıraktı. “Karıncalar, hepsi birbirinin aynı gibi, nasıl ayırıyorlar birbirlerini?” diye geçirdi içinden. Tavanda karınca olur muydu, olurdu. Her yere tırmanabilir, her yere girebilirdi. Küçücük bedenleri ile belki de milyonlarca yerde olabilirdi. Kaç gündür bu odada
olduğunu hatırlamaya çalıştı.
Gözleri tavandaki noktadan kaymaya başladı. Karınca bir o yana bir bu yana gidiyordu. Bir an aynı anda bir sürü yerde olmaya başlamıştı. Hangisinin peşinden gideceğine karar veremeden kendini birden yolun ortasında buldu. O hep bildiği yere gidiyordu ayakları. Yüzüne gelen saçlarını toparlamaya çalıştı. Gideceği yeri çok iyi biliyordu ama kafası karıncalarla dolmuşken yolu şaşırmaktan korkuyordu. Sallana sallana kapıya geldi. Üstünü başını düzeltmeye çalıştı. İçeri girdi, hâlâ yalpalıyordu. En yakın masayı değil de en diptekini seçti kendine. Oturdu, garsona el etti. Elleri titrerken iki elinin arasında sıkı sıkı tutuyordu kadehi. Şişeyi istemişti ama çocuk “Kadehle daha rahat edersiniz,” demişti. Rahat. Bir dikişte bitirdi. Elini kaldırdığı sırada gördü, işte gelmişti. “Nasıl da güzel, sarı saçlarıyla ışık saçıyor etrafına,” diye geçirdi içinden. Birilerinin yanına oturdu. Bir anda herkes sarmıştı etrafını. Karıncalar gibi. Parladığının farkındaydı, boşuna toplaşmıyorlardı etrafına. Sıkılmıştı. Boş boş konuşmalar dönüyordu. Gülümsedi öylesine, “Ne işime yarayacak bu insanlar?” diye düşündü.
Kafasını çevirdiğinde gördü onu. Tek başına bir masada oturmuş, şarap içiyordu. Öyle tanıdık geldi ki elleri, içi ürperdi. İlk defa birinin gözlerine bakmak istemedi. Masaya yöneldi, aklına ne gelirse anlatmaya devam etti.
Kaçıncı el kaldırışıydı saymıyordu, yine kaldırdı elini. “İyisiniz değil mi, biraz çok oldu ama…” dedi garson çocuk. Gülümsedi, eliyle işaret etti. O sırada ötekini gördü. Barın yanındaki kapıdan çıkıyordu. Belli ki elini yüzünü yıkamıştı. Bir başkaydı bu sefer. Saçlarını ıslatmış, sarıları koyuya çalmış, gözlerinin feri sönmüştü.
“Çok sıcak, çok sıcak!” diye söylendi tuvaletten çıkarken. Hiç sevmezdi sıcakları, sıcak bastı mı bulduğu suyu boşaltırdı kafasından aşağı. İçi bunaldı, barın köşesine tutundu, o sırada kahkaha seslerini duydu. Bu sahne ona geçmişten kalan çok şeyi hatırlatıyordu. Şimdi yüreğinde acısı vardı. Kimsenin onu anlamadığı bir zamana geçiş yapmıştı tiniyle. Yorgundu bedeni, taşıdığı onca ölü vardı içinde. O sırada gördü camın
kenarında oturan kızı.

Gözlerini ayırmadan barın yanından geçen kıza bakarken gözlerinin bir yere takıldığını fark etti. İster istemez döndü gözleri o âna. Camın önündeki masada oturan ötekini görünce heyecanlandı. Nasıl da fark etmemişti. Tekrar diğerine baktı, o kapıya yönelmiş çoktan çıkmıştı. Mekânın en dip köşesinde, sırtını duvara dayamış otururken elindeki kadehi sıkıca kavradı: “Olmadı,” dedi “Yine olmadı!”. Daha ne kadar beklemesi gerekiyordu, bilemedi. Camın önündekini hatırladı, tekrar döndü, evet, oydu ve bu son şansı olabilirdi. Koyulmuştu saçları, zamanı az çok kestirebiliyordu. Elinde bir defter, yazıyordu. Bir fincan gidiyor, diğeri geliyordu. Şaraptan kahveye geçmişti anlaşılan. Arada peçetelere de yazıyordu. Yazmayı bıraktı, elini kaşımaya başladı istemsizce.
Sonra diğer elini. Gelmişti karıncalar, o an anladı. Yardım etmek için kalkmak istedi ama o sırada çoktan yere yığılmıştı bile. Yan masadakiler, garsonlar toplanmıştı başına. Birileri kolonya koklatıyor, birileri ellerini ovalıyordu. İçini çekti, bu sefer de olmayacaktı. Her yeri kontrol etmeye çalışırken yine elini kaldırdı.
Öylece ortalığa, havaya. Tam kadehi uzatacaktı ki o zaman gördü. Karşısında oturuyor, gözlerinin içine bakıyordu. Gözlerinden tanıdı ama bu halini hiç hatırlamıyordu. “Gördün mü?” dedi masadakine. Ses gelmedi. Tekrar yüzüne iyice baktı. Garson kadehi dolduruyordu. “Şerefe!” dedi sessizliğini bozarak karşısındaki. Cebinden çıkardığı peçeteyi usulca masanın üzerinden uzattı. Eliyle peçeteye uzandı ama almak istemiyordu. “Ne var burada?” diye soruverdi aceleyle. Üzerindeki yazıları fark etti. “Bu kadar cesaretsiz olmanı beklemiyordum,” dedi karşısındaki. Peçeteyi tutmuştu, eli titriyordu. Gözleri karıştı, elinde tuttuğu yazılar hareketlenmeye, masanın üzerinde gezinmeye başlamıştı. Tek tek harfleri takip ederken masanın üzerinden düştü, yatakta buldu kendini.
Tavana bakmaya devam ediyordu. Odanın kapısı açıldı, içeri hemşire girdi. Kucağında bir kundak. Yatağı doğrulttu, kundağı kadının kucağına verdi. Kadın kundaktakine baktı. Kocaman bir karınca vardı içinde. Gözlerinin içine bakıyor, gülümsüyordu. Elindeki peçeteyi sıktı avucunda. Gözlerini kapadı. Bir an acıdı göz kapakları. Üç gün olmuştu kapatmayalı. Önce biraz serin geldi, hafif yandı, sonra kirpiklerini hissetti. Her bir kirpiğinin ucundan gökkuşakları yükseldi göğe. Kapanan gözleri rahatlatmıştı onu. Şimdi karıncalar
içindeydi. Kendi kendine gülümsedi.

Tuba Ayşe Özgür

Yorum bırakın